2 Ağustos 2008 Cumartesi

"Bağımsız" Amerikan sineması



Akım


Salgın hastalıklar dünyayı kırıp geçirmiştir kimi zaman. Tüm aşılarıma rağmen ben bile bütün olası hastalıkları kaptım, ve yatağa mahkum oldum. Fakat insanlık bu hastalıkları el birliğiyle aşmaya çalıştı. Ama ya bu hastalıklardan biri birilerinin işine gelip onların desteğini alsa?

Akıcı olmayan ve kendinden nefret ettiren bir İsmet giriş paragrafıyla başladığımız bu yazımızda, evet, “bağımsız” Amerikan filmlerinden bahsedeceğiz.

Biliyorsunuz, Endüstri Devrimi arkasından yükselen modernizm dünyayı yerinden oynatmıştır. (Yazının bu noktasından itibaren beni çok eleştirenler olabilir, ama lütfen, modernizm medeniyet olmasa da onunla doğru orantılıdır. Çünkü dönemde şehirleşme ve endüstriyel gelişim had safhaya yerleşmiştir, Dostoyevski’nin romanları Sibirya’da değil St. Petersburg’da geçmektedir, Baudelaire doğayı insanı anlatmak için kullanmıştır, Kafka şehir insanının sorunlarından dem vurmuştur. Bunların hepsi medeniyetin etkileri değil de nedir?) Bu akım, ilk başta ne kadar safça ortaya çıkıp yeni çağın insanının hümanist, kendine önem veren bir birey olmasını arzu etse de, popüler olan her temiz gibi “dış mihraklar”ca kirletilmiştir. Kapitalizm, modernizmin içine sızmış, adamlarını yerleştirmiş ve diğerlerinin şehirle ilgili temiz hislerini şehir propagandasına dönüştürmüştür.

Modernizme bayılan bir insan değilim, ama kendisi çok karakterli bir akımdır, ne istediği ortadadır: Şehri ve insanını anlatmak, ama sadece anlatmak.

Şimdi gelelim bu karakterli ananın doğurduğu yavşak çocuğa. Burada sizleri küçücük, acı dolu bir hikaye bekliyor.

Günlerden bir gün, tertemiz bir kızcağız varmış, insanlara çok samimi davranır, dertleriyle ilgilenirmiş. Medeniyeti de pek severmiş, resimler heykeller yapar, müzikler bestelermiş. Bu kız, bir gün ormanda seke seke çiçek toplarken kapitalizm isminde bir adam bunu yakaladığı gibi ırzına geçmiş. Kız da yazık, hamile kalmış. Kapitalizm asil bir aileden geldiği için kızcağız anasının da zoruyla kapitalizmle evlenmiş. Nur topu gibi bir çocukları olmuş. Fakat bu kapitalizm o kadar hayvan bir adammış ki, evlendikten sonra da rahat vermemiş kıza; kendi evinde fahişelik yaptırıyor, viziteyi de cebe indiriyormuş. Çocuksa bıçkın babası karşısında sesini pek çıkaramıyormuş ama anasından utanıyor ve ona hakaret ediyor, tokatlar atıyormuş. Gel zaman, git zaman çocuk iyice büyümüş, tam bir serseri olmuş, ama bir türlü babasının kontrolü altından çıkamamış. Babası bunu pohpohlayıp çalıştırıyor, onun da bütün gelirini iç ediyormuş.

Gözyaşlarınızı boşuna dökmeyin, olan oldu. Bu arada evet, tahminler doğru. Çocuğun adını postmodernizm koymuşlar.

Minik hikayemiz, bana küfredenlerin sayısını arttırmakla beraber, benim postmodernizmden ne anladığımı gösteriyor. Postmodernizmin yakarışı, bir yerde CHP muhalefeti ya da mızmız bir çocuğun ağlaması gibidir; modernizmin tüm gerçeklerine karşı çıkmaya çalışır, ancak kendinizle çelişmeden karakterli ve esnek bir akıma komple ters olmak imkansız gibidir. Bu çelişkileri başka bir yazıya saklıyorum.

Öte yandan, postmodernizm hastalıklı temellerin üzerine kurulmuştur, sanat araçları postmodernizmde amaç biçimindedir. Kadrajın ne anlatmaya çalıştığı değil, kadrajın içinde ne olduğu önem kazanır. “ağbicim müt-tiş sahne çılgın bu adam” nidaları da buradan geliyor. Ayrıca bu akım, bir kapitalizm oyuncağı olarak, sanatçının anlatmasını istemez; yani sanatçıyı halkın dertlerinden, halkı da sanattan uzaklaştırmaya çalışır. Arada kalanlar da bu tür filmlere gidip yönetmenin hiç düşünmediği metaforları analiz ederek mutlu olurlar. Too much pain, no gain.

Kral dairesindeyse kapitalizm Aydın Doğan mutluluğunda, her nabza göre şerbet verecek akımlar kontrolünün altında, ve bu akımların inanılmaz rakamlarda müritleri var. Para cepte, tapanlar bol, keyif yerinde.

Olay


Bir ülkenin sineması, her filmle kendini geliştirir. Bununla da kalınmaz, her yönetmen kendi yetişen kitlesini oluşturur. Örneğin Türkiye’de Yılmaz Güney yadsınamayacak bir kitleye sahiptir, ve bu kitlenin içinden önemli yönetmenler çıkıp Türk sinemasına damga vuran filmler çekmişlerdir.

2005 yılında Amerika’da 611 uzun metrajlı film çekilmiş, ve bu 611 filmin 274 tanesi yönetmeninin ilk filmi, 154 tanesi holivud harici yapımlarmış (American Statistical Association). Eğer holivud dışı yapımların hepsini bağımsız film kabul edersek, 2005 yılında 154 tane bağımsız film çekilmiş. Geçmiş senelerde de oran yaklaşık olarak aynı.

Soru şurada başlıyor: Amerika’da bağımsız kabul edilen filmler 1/4 gibi deli dehşet bir orana sahipken, bu oran niye yükselmeden kalıyor? Demek ki yanlış bildiğimiz veya yanlış adlandırdığımız bir şeyler var.

Budur ki, holivud harici çekilen her filmin bağımsız olmadığını iddia ediyorum.

Bağımsız film deyince, ilk algı şudur: kısık bütçeyle çekilmiş, gişe yapmayacak, emek ürünü bir film. Gerçekten de kelime fiziksel algısından çıkmıştır artık, kalite ve emek algısı yaratmaya başlamıştır. Bağımsız film deyince, amacın ticari olmadığı hissedilir, çünkü Amerikan bağımsız sinemasının çıkış noktası holivudun kalitesizliği, aynılığı ve sinemanın paraya dönüştürülmesine karşı bir tepkidir.

Günümüzün en bomba yönetmeni: Quentin Tarantino, çektiği her “bağımsız” filmle depremler, verdiği her röportajla artçı sarsıntılar yaratan. Ekşi sözlükte kendisi hakkında yazılmış ilk girdiyi direk kopyalıyorum.

sinema dahisi
kan ve vahset usatsi
argonun krali
bir porno videocusundan bugünlere gelen süper insan
tanismak istedigim asmis insanlardan biri
basyapitlarin yaraticisi!

Tarantino’nun adını duymamış biri, ikinci ve üçüncü satırdan bu sinema dahisinin filmlerini postmodern bir temele oturttuğunu rahatlıkla çakar.

Tarantino, bütün filmlerini holivud dışındaki kendi stüdyosunda çeker, bu sebepten kendisi bağımsız olarak nitelendirilir. Bahsettiğimiz fiziksel algıda bu pek de yanlış sayılmaz. Ama çekilen filmlere harcanan bütçe, elde edilen hasılat ve tüm filmlerin içeriksizlikleri şu soruyu sorduruyor insana: Tarantino, bir Tarantinovud mu yarattı? Cevap basit ve kısa: evet. Yönetmen, özellikle son filmlerinde amacını bağırıyor bize, para! Olabilir, para isteyebilir, ayrı konudur. Asıl bet nokta, kişinin bağımsız sinema perdesi arkasına saklanması ve onca film manyağının bunu ne yazık ki görememesi.

Şimdi gelin Tarantino’ya bağımsız yönetmen deyin.

Tarantino, para kazanmak için postmodernizmi, alternatif gençliği ve bağımsız sinemayı kullanıyor, gittikçe semiriyor. Postmodernizm, Tarantino’nun her yeni filminde semiriyor, geniş kitleye ulaşıyor. Kapitalizm de dedik ya postmodernizmin babası, o da ceplerini dolduruyor. Olan arada kalan alternatif gençliğe ve bağımsız sinemaya oluyor. Alternatif gençlik sinema bildiklerini sanarak, bağımsız sinema yani bir şeyler üretmeye çalışan kitle de seslerini duyuramadan ölüyor.

Olay sadece Tarantino’da da bitmiyor. Yoksa çeker vurursun. Bağımsız sinema adını kullanan onlarca yönetmeni öldürmek o kadar kolay olmamalı.

Yazıyı Yeni Film Dergisi 14. sayısında Evrim Kaya’nın Tarantino üzerine yazdığı bir yazıdan alıntılayarak bitiriyorum. Sevgiler Evrim.

“...O yüzden yeni nesil fırlama sinefillerin geleceğin teorisyenleri olduğu tezini biraz komik buluyorum.”

1 Ağustos 2008 Cuma

Giriş



İlk nefes


Sondan beşinci sigarayı da küllüğe bastırdıktan sonra fark ettim, bir eksiklik vardı. Saatin ufak kolu kadranın alt yarısında takılıyor, bilincim beyin sıvısı içinde kulaç, beyin katısı üzerinde volta atıyordu. Bunun üç sebebi olabilirdi: ya az içilmişti evvel akşam, ya son zaman çemkiriklerim yetersizdi, ya da manitasızlıktı beni yapış yapış yaz sabahlarına zorlayan. Üçüncü şık bir süredir geçerli olduğundan etkisinin kaybolmuş olabileceğini düşündüm- muhabbet yavaş yavaş kimsenin telaffuzunu bilmediği alternatif rock grup adına evriliyordu artık, ve doz arttırılmadıkça daha fazla aldanamayacaktım manita eksikliğine. Ben de kendime sordum ki "ulan niye bir placebo'ya aldanayım, en iyisi bir blog açayım alternatif olayım, dopdolu olayım, sonra boş doluluğuma yanarım" dedim.

Nedir çemkirik? çemkirik, blogger.com etki alanının alt bir etki alanıdır (bu kelime öbeğini de az önce öğrendim, biz domain subdomain derdik, şimdiki pek artis) ve isminden anlaşılacağı gibi, çemkirme üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu kelimenin asıl anlamı, önyargı dolu toplum idrakına rağmen,

çemkirmek(nsz):

1. Birine karşı gelmek, sert cevap vermek
2. halk ağzında Köpek kesik kesik havlamak (TDK)

tır ve TCK'da da yüz kızartıcı suç olarak nitelendirilmemektedir. (Günlüğe isim vermeden önce aklıma son bir soru takıldı. cevaba ulaşabilmek için gogılı açtım, ama hayır, TBK adında ne bir resmi kurum ne de bir ilahi kitap vardı.)

Bundan sonra sinema ve siyaset üzerine bizzat çemkirmelerimi ve kötü esprilerimi bu günlükte okuyabilirsiniz. Annemin bu işte hiçbir parmağı yoktur, bu sebepten lütfen ona değil bana küfrediniz.






Manifesto


Sinema bir iletişim aracıdır, ve siyaset her tür iletişim aracını kullandığı gibi sinemayı da en efektif şekilde kullanmak isteyecektir. Sinema siyasetin hep bir adım gerisinde yürür, çünkü o siyaseti yansıtacak bir aynadır. Siyaset hep böyle yapar, şahane siyaset, müthiş film, pis siyaset, kaka film vs. vs. Yeter artık! Gına getirdiniz. Dünyaya daha dün merhaba demiş çocuk gibi hepimiz bunları, suyun 100 derecede kaynadığını veya Baltacı'nın Katerina'ya feci kaydığını bildiğimiz gibi net biliyoruz.

Biliyoruz. Biliyoruz. Biliyoruz! Demek ki bilmediğimiz bir şeyler var?! Beklenen soru ampul şeklinde husule geliyor tam kafamın üstünde. Biz, neleri bilmiyoruz?

Düş 1:
-Dünyada su yok ve bize suyun hep 100 derecede kaynadığını söylediler. Başka bir bulgumuz var mı, yok. Kabul ettik hemen.

Bu bir teori olsa da bir dogmadır, bilmeyiz ama var sayarız. Fikrime göre, bu bilginin bize bir faydası da yoktur, kriptonitin kaynama noktasını kim bilir.

Düş 2:
-Dünyanın dörtte üçü su (ders: gerçekçi hayaller kurun) ve bize suyun hep 100 derecede kaynadığını söylediler. Fakat öyle bir insanlığız ki biz hiç su ısıtmamışız. Ateş bulunmamıştır daha, olmuştur.

Bu düşün önceki düşle arasında kocaman bir fark var. Su elimizin altında, ama ısıtmıyoruz: işte bu tehlikelidir, teoriye saplanmaktır. Bir veya iki kez su ısıtsak göreceğiz ki su 100 derecede çok ender kaynıyor.


Dikkat ederseniz, iki düşten çıkardığımız iki sonucun önemli bir ortak noktası var. İkisinde de gerçeği bilmiyoruz, sadece bildiğimizi farz ediyoruz. Bu ortak noktadan yola çıkarak, bilmediğimiz şeylerin zihinsel ve fiziksel anlamda pratiğinde bulunmadığımız olgular olduğunu iddia ediyorum.

O halde yapmamız gereken, sinema ve siyaset konuları ile bunların arasındaki ilişkiyi yaşamak, ardından, öğrendiklerimizle kıyaslamak. Yani, kaynamaya aday suyun tuz oranını ya da o bölgenin üzerindeki basıncı hayal etmeye çalışmak. Ortada olan ana konuyu sakız etmek değil de, yan kollarının "niçin"ini düşünmek. Çoğu zaman da kafadan atmak.

İşte benim çemkirik boyunca icra etmeye çalışacağım şey budur.