Akım
Salgın hastalıklar dünyayı kırıp geçirmiştir kimi zaman. Tüm aşılarıma rağmen ben bile bütün olası hastalıkları kaptım, ve yatağa mahkum oldum. Fakat insanlık bu hastalıkları el birliğiyle aşmaya çalıştı. Ama ya bu hastalıklardan biri birilerinin işine gelip onların desteğini alsa?
Akıcı olmayan ve kendinden nefret ettiren bir İsmet giriş paragrafıyla başladığımız bu yazımızda, evet, “bağımsız” Amerikan filmlerinden bahsedeceğiz.
Biliyorsunuz, Endüstri Devrimi arkasından yükselen modernizm dünyayı yerinden oynatmıştır. (Yazının bu noktasından itibaren beni çok eleştirenler olabilir, ama lütfen, modernizm medeniyet olmasa da onunla doğru orantılıdır. Çünkü dönemde şehirleşme ve endüstriyel gelişim had safhaya yerleşmiştir, Dostoyevski’nin romanları Sibirya’da değil St. Petersburg’da geçmektedir, Baudelaire doğayı insanı anlatmak için kullanmıştır, Kafka şehir insanının sorunlarından dem vurmuştur. Bunların hepsi medeniyetin etkileri değil de nedir?) Bu akım, ilk başta ne kadar safça ortaya çıkıp yeni çağın insanının hümanist, kendine önem veren bir birey olmasını arzu etse de, popüler olan her temiz gibi “dış mihraklar”ca kirletilmiştir. Kapitalizm, modernizmin içine sızmış, adamlarını yerleştirmiş ve diğerlerinin şehirle ilgili temiz hislerini şehir propagandasına dönüştürmüştür.
Modernizme bayılan bir insan değilim, ama kendisi çok karakterli bir akımdır, ne istediği ortadadır: Şehri ve insanını anlatmak, ama sadece anlatmak.
Şimdi gelelim bu karakterli ananın doğurduğu yavşak çocuğa. Burada sizleri küçücük, acı dolu bir hikaye bekliyor.
Günlerden bir gün, tertemiz bir kızcağız varmış, insanlara çok samimi davranır, dertleriyle ilgilenirmiş. Medeniyeti de pek severmiş, resimler heykeller yapar, müzikler bestelermiş. Bu kız, bir gün ormanda seke seke çiçek toplarken kapitalizm isminde bir adam bunu yakaladığı gibi ırzına geçmiş. Kız da yazık, hamile kalmış. Kapitalizm asil bir aileden geldiği için kızcağız anasının da zoruyla kapitalizmle evlenmiş. Nur topu gibi bir çocukları olmuş. Fakat bu kapitalizm o kadar hayvan bir adammış ki, evlendikten sonra da rahat vermemiş kıza; kendi evinde fahişelik yaptırıyor, viziteyi de cebe indiriyormuş. Çocuksa bıçkın babası karşısında sesini pek çıkaramıyormuş ama anasından utanıyor ve ona hakaret ediyor, tokatlar atıyormuş. Gel zaman, git zaman çocuk iyice büyümüş, tam bir serseri olmuş, ama bir türlü babasının kontrolü altından çıkamamış. Babası bunu pohpohlayıp çalıştırıyor, onun da bütün gelirini iç ediyormuş.
Gözyaşlarınızı boşuna dökmeyin, olan oldu. Bu arada evet, tahminler doğru. Çocuğun adını postmodernizm koymuşlar.
Minik hikayemiz, bana küfredenlerin sayısını arttırmakla beraber, benim postmodernizmden ne anladığımı gösteriyor. Postmodernizmin yakarışı, bir yerde CHP muhalefeti ya da mızmız bir çocuğun ağlaması gibidir; modernizmin tüm gerçeklerine karşı çıkmaya çalışır, ancak kendinizle çelişmeden karakterli ve esnek bir akıma komple ters olmak imkansız gibidir. Bu çelişkileri başka bir yazıya saklıyorum.
Öte yandan, postmodernizm hastalıklı temellerin üzerine kurulmuştur, sanat araçları postmodernizmde amaç biçimindedir. Kadrajın ne anlatmaya çalıştığı değil, kadrajın içinde ne olduğu önem kazanır. “ağbicim müt-tiş sahne çılgın bu adam” nidaları da buradan geliyor. Ayrıca bu akım, bir kapitalizm oyuncağı olarak, sanatçının anlatmasını istemez; yani sanatçıyı halkın dertlerinden, halkı da sanattan uzaklaştırmaya çalışır. Arada kalanlar da bu tür filmlere gidip yönetmenin hiç düşünmediği metaforları analiz ederek mutlu olurlar. Too much pain, no gain.
Kral dairesindeyse kapitalizm Aydın Doğan mutluluğunda, her nabza göre şerbet verecek akımlar kontrolünün altında, ve bu akımların inanılmaz rakamlarda müritleri var. Para cepte, tapanlar bol, keyif yerinde.
Olay
Bir ülkenin sineması, her filmle kendini geliştirir. Bununla da kalınmaz, her yönetmen kendi yetişen kitlesini oluşturur. Örneğin Türkiye’de Yılmaz Güney yadsınamayacak bir kitleye sahiptir, ve bu kitlenin içinden önemli yönetmenler çıkıp Türk sinemasına damga vuran filmler çekmişlerdir.
2005 yılında Amerika’da 611 uzun metrajlı film çekilmiş, ve bu 611 filmin 274 tanesi yönetmeninin ilk filmi, 154 tanesi holivud harici yapımlarmış (American Statistical Association). Eğer holivud dışı yapımların hepsini bağımsız film kabul edersek, 2005 yılında 154 tane bağımsız film çekilmiş. Geçmiş senelerde de oran yaklaşık olarak aynı.
Soru şurada başlıyor: Amerika’da bağımsız kabul edilen filmler 1/4 gibi deli dehşet bir orana sahipken, bu oran niye yükselmeden kalıyor? Demek ki yanlış bildiğimiz veya yanlış adlandırdığımız bir şeyler var.
Budur ki, holivud harici çekilen her filmin bağımsız olmadığını iddia ediyorum.
Bağımsız film deyince, ilk algı şudur: kısık bütçeyle çekilmiş, gişe yapmayacak, emek ürünü bir film. Gerçekten de kelime fiziksel algısından çıkmıştır artık, kalite ve emek algısı yaratmaya başlamıştır. Bağımsız film deyince, amacın ticari olmadığı hissedilir, çünkü Amerikan bağımsız sinemasının çıkış noktası holivudun kalitesizliği, aynılığı ve sinemanın paraya dönüştürülmesine karşı bir tepkidir.
Günümüzün en bomba yönetmeni: Quentin Tarantino, çektiği her “bağımsız” filmle depremler, verdiği her röportajla artçı sarsıntılar yaratan. Ekşi sözlükte kendisi hakkında yazılmış ilk girdiyi direk kopyalıyorum.
sinema dahisi
kan ve vahset usatsi
argonun krali
bir porno videocusundan bugünlere gelen süper insan
tanismak istedigim asmis insanlardan biri
basyapitlarin yaraticisi!
Tarantino’nun adını duymamış biri, ikinci ve üçüncü satırdan bu sinema dahisinin filmlerini postmodern bir temele oturttuğunu rahatlıkla çakar.
Tarantino, bütün filmlerini holivud dışındaki kendi stüdyosunda çeker, bu sebepten kendisi bağımsız olarak nitelendirilir. Bahsettiğimiz fiziksel algıda bu pek de yanlış sayılmaz. Ama çekilen filmlere harcanan bütçe, elde edilen hasılat ve tüm filmlerin içeriksizlikleri şu soruyu sorduruyor insana: Tarantino, bir Tarantinovud mu yarattı? Cevap basit ve kısa: evet. Yönetmen, özellikle son filmlerinde amacını bağırıyor bize, para! Olabilir, para isteyebilir, ayrı konudur. Asıl bet nokta, kişinin bağımsız sinema perdesi arkasına saklanması ve onca film manyağının bunu ne yazık ki görememesi.
Şimdi gelin Tarantino’ya bağımsız yönetmen deyin.
Tarantino, para kazanmak için postmodernizmi, alternatif gençliği ve bağımsız sinemayı kullanıyor, gittikçe semiriyor. Postmodernizm, Tarantino’nun her yeni filminde semiriyor, geniş kitleye ulaşıyor. Kapitalizm de dedik ya postmodernizmin babası, o da ceplerini dolduruyor. Olan arada kalan alternatif gençliğe ve bağımsız sinemaya oluyor. Alternatif gençlik sinema bildiklerini sanarak, bağımsız sinema yani bir şeyler üretmeye çalışan kitle de seslerini duyuramadan ölüyor.
Olay sadece Tarantino’da da bitmiyor. Yoksa çeker vurursun. Bağımsız sinema adını kullanan onlarca yönetmeni öldürmek o kadar kolay olmamalı.
Yazıyı Yeni Film Dergisi 14. sayısında Evrim Kaya’nın Tarantino üzerine yazdığı bir yazıdan alıntılayarak bitiriyorum. Sevgiler Evrim.
“...O yüzden yeni nesil fırlama sinefillerin geleceğin teorisyenleri olduğu tezini biraz komik buluyorum.”
3 yorum:
"yönetmenin hiç düşünmediği metaforları analiz ederek mutlu olurlar" (: Bu Independent film nedir ne degildir uzerine bir suru tartisma var zaten, ben bunla ilgili bir paper yazmistim zamaninda. Kimileri cikip New Line Cinema'ya kadar Independenttir falan diyebiliyor hatta, Yuzuklerin Efendisi'ne bagimsiz film desek bayagi bir egleniriz. Keyifle okudugum bir blog yarattin yav hos oldu.. Yeni yaziari iple cekiyoruz..
"Olay sadece Tarantino’da da bitmiyor. Yoksa çeker vurursun."
ne denir, ağzına sağlık. ben de seni alıntılayayım dedim. sevgiler bilmukabele..
evrim
Peki Quentin Tarantino hangi düşünce okuluna göre "bomba" bir yönetmen acaba? Bir de eğer onlarca yönetmeni öldürmek o kadar kolay olmamalıysa, "alternatif gençlik" (ki bence burada "satanist gençlik" falan demeliydiniz, daha vurucu olurdu) neden bu kadar kolay genellenebiliyor ve öldürülebiliyor?
68'in 40. yıldönümünde toplumsal nostalji sayesinde Darbe öncesinde 2 yaşında bile olmuş olsa kendisini yıllanmış şarap sayan bir kesim oluşturduk. Dolayısıyla kendileri cumhuriyet mitingi politizmine ve şekilsiz bir liberalliğe kapağı attıklarından ötürü kimliğini bulamamış (belki de bu toplum kası yüzünden bulamayacak) bir nesle "çemkirmek" haklı bir çaba gibi geliyor. Çünkü onların (burada annesinin karnından Lindsay Anderson filmleriyle çıktığını zanneden yosun toplamış muhalif kesme hitap ediyorum) "sinematek" kültürleriyle kimse boy ölçüşemiyor. Onlar "Bunuel sineması, Truffaut sineması, mizansen mih mih" diye gerim gerim ahkam kesebilir, sinema teorisini serim serim sahiplenebilirler. Nightmare Before Christmas çantası takan "mainstream" sinemasever kalabalığı saymazsak yaşları yetmediği için sahte aydın elitizmine kapılmadan birşey yapmaya çalışan insanlara da "yeni nesil fırlama sinefil"lik yaftası düşer, onlara da bu müstahaktır.
Gençliği "gençlik" olarak toparlamak kendisi de ayrımcılık görmüş bir yetişkine yakışmayacağından dolayı, "alternatif gençlik" diye bir yakıştırma uyduruldu. Pınar Kür gibi aklı başında sandığım (ve yine "o" kuşağa ait) biri bile "Oğlum Radiohead dinliyor, allahım napıcem" tarzı saçma bir ruh haline düşebiliyor. Ama çözüm basit. Film Ekimi'nden başlayarak 35 yaş sınırı koyalım festivallere. Böylece bu sinema bildiğini sanan boş alternatif nesil de içeri giremesin, kafalarının ermediği şeylere bulaşmasın, Amelie'yle falan idare etsinler. Fight Club bizim, Maskeli Beşler bizim, bağımsız filmler sizin, sizin olsun.
Yorum Gönder